CELLADIN OĞLU
BÖLÜM 2
Prens Vesper oğlunun öldürüldüğünü duyduğu anda bir balyoz gibi Tamara ve ailesinin tepesine indi. Veliahdı ve oğlunu kaybetmekten çılgına dönmüştü. Kalenin her köşesinde askerleri vardı. İntikam çığlıkları kalın taş duvarlarda yankılanıyor, vurulmuş bir ayı gibi kükreyerek önüne kim gelirse gelsin sonunun gelmesini sağlıyordu.
Bu nedenle genç kızın yıllarca ailesi için çalışmış olan hizmetkârları Prens’den kaçabilirlerse ortada görünmemeye dikkat ediyorlardı.
Tamara cesetler götürüldükten ve yerler temizlendikten günlerce sonra bile bu odada kocası olacak o iğrenç adamın kan kokusunu alabiliyordu.
Çıkıp gidebilse bir başka odaya yerleşirdi. Fakat kapıda duran nöbetçiler kimseyi odaya sokmuyor, kimsenin de odaya girmesine izin vermiyorlardı. Annesinin de kendisiyle aynı durumda olduğunu biliyordu genç kadın.
Bu sabah kapı açılıp eşikteki muhafızın “Bizimle geleceksiniz!”emriyle odasından çıktığında, kurtulduğu kan kokusundan dolayı rahatlamıştı. Prens Vesper’in kızı neden çağırdığı malumdu. Bütün aileyi katletmeye ya da yeniden kuleye hapsetmeye karar vermiş olabilirdi.
Varisini kaybetmesi adamı deliliğe itmişti. Genç kadın bir haftadır oğlu Jair’i göremiyordu. İyi olup olmadığı konusunda endişeliydi. Tek umudu Prens’in geriye kalan tek varisinin Jair olmasıydı. Tanrım! O daha iki yaşında bir bebekti! Eğer ona bir şey olursa kendisini asla affedemezdi. Oğlunu seviyordu. Babasından nefret etmesi ve iğrenmesine rağmen bebeğine olan sevgisi sonsuzdu, o suçsuz masum bir bebekti.
Yıllarca; babasını toplantı yaparken ve halkı için önemli kararlar alırken izlediği salonun büyük ana kapısına geldiklerinde adımları yavaşlamıştı. İçeriden Prens Vesper’in asabi bağırışları geliyordu. Kapıda bekleyen muhafızlar kimsenin geçmesine izin vermemek için ortada çaprazladıkları mızrakları geri çektiler. İtilen görkemli kapıdan kendini zayıf ve çaresiz hissederek geçti.
Salon kalın taş duvarlardan yapılmıştı. Kemerli ve uzun pencereler tavana kadar yükseliyordu. Koyu kırmızı perdeler pencereler arasında toplanıp kordonla bağlanmıştı. Duvarlarda ipek halılar salonun soğukluğunu kırıyor, sıcak bir atmosfer yaratıyordu.
Salonun karşısındaki duvarın hemen önünde birkaç basamakla çıkılan taht bölümü vardı. Babasının mütevazı siyah kumaşla kaplı tahtı kaldırılmış, yerine Vesper’in altın varaklı ve kırmızı kumaşla kaplanmış tahtı gelmişti. Adam yerine geçtiği babasının mütevazılığiyle alay eder gibi değerli incilerle, altın sırmalarla işlenmiş bir taht yaptırmıştı.
Şu anda da merdivenlerin dibinde arkası dönük duran bir adamla konuşurken tahtına olabildiğince yayılmıştı. Sanki içini dolduran beden yeterliymiş gibi bu gayreti genç kadını güldürdü. Beyin, vicdan, merhamet olmadıktan sonra o tahtı layıkıyla dolduramayacaktı. Asla babasının yerini alamayacaktı. Kaba kuvvet bir zaman gelir kendisinden daha üstün bir kuvvet tarafından yenilirdi. Ama akıl ve merhamet; arkasında duran yüreklerden asla silinmez ve her zaman güvenilirdi.
Tamara tahta kadar uzanan uzun kırmızı halıda yürürken çenesini kaldırıp sırtını dikleştirdi. Burada babasını ve ailesini temsil ediyordu. Bir zalimin karşısında asla eğilmeyecekti.
Genç kadın yaklaştığı tahtın önünde duran adama dönüp bakmadı. Ama adam onlara yaklaşan kadına çok dikkatli bir şekilde bakmıştı. Prens’in “Gidebilirsin.”sözüyle arkasını dönüp kapıya yürürken yanından geçtiği uzun boylu zarif kadının tarçın rengi saçlarına ve görmeyi çok istediği göz rengine aklı takılmış olarak salondan çıktı.
Tamara basamakların dibinde durarak bakışını Prens’e dikerken ne eğildi ne de selam verdi. Vesper esmerleşmiş tenine rağmen öfkeyle kızardığını saklayamadı.
Kızın mavi elbisesi içindeki ince bedeni, dalgalı tarçın rengi saçlarını örten buz mavisi örtüsü, bu örtüyü başına sabitleyen incilerle süslü alınlığı ve son olarak sıra dışı olan daha önce hiçbir canlıda görmediği kehribar rengi iri gözleriyle karşısında korkusuz duruşunu uzun uzun inceledi.
Yüzüklerle dolu sağ elinin işaret parmağını kaldırıp kıza doğrulttu. “Senin gibi bir fahişe yüzünden oğlumu kaybettim!”diye bağırdı. “Varisimi, veliahdımı…!”
Tamara mutlu bir gülümseyişle adamın gözlerinin içine baktı. Bu Vesper’i daha da sinirlendirdi.
“Prensliğime yapılan bu ağır saldırıyı affetmeyeceğim.”
Genç kadın alaycı bir şekilde başını yana eğip gülümsemeye devam etti. Hiddetten köpüren adamın kıza uzatılan işaret parmağı titremeye başlamıştı. “Ağabeyin yakalandığında en zalim işkenceleri çekecek ve daha sonra asılacak. O zamana kadar…” Tatmin dolu bir enfes alıp cümlesini yarım bıraktı. Karşısındaki kızın dikleşişini ve gözlerine yerleşen korkuyu büyük bir zevkle izledi. “O zamana kadar oğlun benimle sarayda yaşayacak!” Tamara’nın hayır çığlığını duymamış gibi devam etti. “ Oğlumu öldürdüğünüze göre şimdi tek varisim torunum. Onu gerektiği gibi yetiştirip büyütmek benim görevim. Senin gibi bir sürtüğün annesi olması büyük şanssızlık olsa da, başka seçeneğim yok!”
“Bunu yapamazsın. O daha bebek!” Tamara işkence edercesine hızlanan kalp atışlarının sesini kendi çığlıyla bozmuştu.
“Geleceğin prensi küçük yaşta eğitilmeli!”
“Oğlumu benden almana asla izin vermeyeceğim.”
Kızın meydan okuması adamın kalın kaşları altındaki siyah gözlerini alayla yanmasına neden olmuştu. Tombul yanakları ise zevkten daha da kızarmıştı. Babasının tahtını ele geçirdikten sonra daldığı sefahat dolu günler ve gecelerin eseri olan bu şişman beden ve tombul yanaklar genç kızı tiksindiriyordu. Dökülmeye başlayan saçlarını kazıtmıştı.Tamara onun üzerine atlayıp ince sakalını tek tek yolmak, tırnaklarıyla o gülümsemeyi yüzünden parçalayarak almak dürtüsü içinde kıvranıyordu.
“O zaman kadar sen ve ailen sarayda kalacaksınız. Kardeşin yakalanıncaya kadar burada kalacak ve emirlerime itaat edeceksiniz. Kaçmaya ,ortadan yok olmaya veya bana karşı itaatsizlik etmeye kalkarsanız oğlunun torunum olmasını umursamadan öldürülmesini emrederim.”
Adamın söyledikleri Tamara’nın bütün gücünü yok etmişti. Ayakta sallanırken dizleri büküldü. Yere düşmeden önce kendini toparlayıp doğruldu. “Bir gün bütün yaptıklarına pişman olacaksın. O günün gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum!”diye haykırdı.
Vesper “Bak bu itaatsizliğe giriyor. Senden beklediğimi yap. Uysal biri ol. Kimse zarar görmesin.”dedi.
Rengi atan yüzünde kehribar renkli gözleri bir alevin yansıması gibi için için yanıyordu. Gözler öldürebilseydi Vesper daha ilk anda çoktan ölür ve kemikleri bile toza dönüşürdü.
“Şimdi gidebilirsin.”diyerek eliyle kızı huzurundan kovdu.
Tamara geldiği anki kadar güçlü değildi. Yıkılmıştı, her kemiği korkunun şiddetiyle eriyor, kalbi ise oğluna duyduğu endişeyle çivi kaplı bir kıskacın içinde can çekişiyordu.
&&&&&&
Kilian karanlıkta önünde yürüyen ince silueti takip ediyordu. Bir erkek gibi giyinmiş kızın korkusuzca ilerleyen varlığı, inkar etse de kendisini etkiliyordu.
Günlerce ayarlama yapan, adının Sonia olduğunu öğrendiği kızın, demirci dükkânının arkasındaki gizli kulübede saklanmıştı.
Kız şafak sökerken kalkıyor ve demirci dükkânını açıyordu. Oturduğu tahta divanda onun demiri döverken çıkardığı sesleri dinliyordu. Birkaç gün geçtiği halde henüz harekete geçmemiş olması sinirlerini bozmaya başlamıştı. Bu nedenle ona yemek getiren kıza aksi ve huysuz davranmaktan kendini alamamıştı.
Bu gün öğleden sonra ayarlamaları yaptığını söylediğinde ise artık bu dar alanda kapalı kalmaktan bunalmış bir halde ayağa kalkmıştı. “Sonunda nihayet.”diye sabırsızca söylenmişti.
Kız oldukça sakin ve umursamaz görünüyordu. Genç adamın rahatsızlığının farkında değilmiş gibi davranıyordu. Arkasını dönüp odadan çıkarken “Hava karardıktan sonra çıkacağız.”diyerek bilgilendirip barakayı terk etmişti.
Atıl durumdaki eşyaların depolandığı bu küçük yer artık üstüne üstüne gelmeye başlamıştı. “Biraz daha sabret!”diyerek kendini oyalamaya çalıştı.
Hava karadıktan sonra kapıya gelen Sonia “Gidiyoruz.”demişti kısaca. Kilian’a onun peşinden gelmesini umursamayan bir edayla bakıp uzaklaşırken, genç adam da sabırsız adımlarla onu takip etmişti.
Girip çıktıkları sokaklar daha çok birileri peşlerindeyse izlerini kaybetmek amaçlı adımlanıyordu. Sonunda Sonia eski bir evin önünde durdu. Sokağın başını ve sonunu kontrol edip tahta kapıyı itti. Arkasında nefesini duyumsadığı Kilian’la eve girdiler.
Genç adam çok fazla eşyası olmayan evin alacakaranlıkta boş olduğunu seçebilmişti.
“Neden buradayız?”diye huysuzca söylendi.
“Sessiz ol!” Doğrudan verilen bu emir sinirini bozmuştu. Emir almaya alışmamış bir adamın bir kadından bu şekilde kesin ve net direktif alması, bekleme sürecinde, taşan bardağın son damlasıydı. Uzanıp kızın kolunu tutup kendisine bakmaya zorlamıştı. “Bana bak! Sana güvendim. Bir haftadır sabrederek o fare deliğinde yaşıyorum. Şimdi karşıma geçip hiçbir açıklama yapmadan emirler vermenden sıkıldım.” Kızın bakışı kolunu tutan güçlü ele gidip sonra onun yüzüne dönmüştü. Bu kolunu bırakması yönünde bir emir gibi gelmişti genç adama. “Bana planlarından bahset!”dedi sert bir sesle.
Sonia kolunu çekip onun parmaklarının baskısından kurtardı. “Ben sana güveniyorsam sen de bana güveneceksin!”
“İkisinin aynı şey olduğunu mu sanıyorsun?”
Genç kız bütün sabrımı kaybetmiş gibi sesli bir nefes verdi ve yeniden ciğerlerine hava çekti. “Sence farklı mı? Sen hayatını kurtarmaya çalışıyorsun. Bunun için bana güvenmek zorundasın. Ben de seni kaçırma girişimini üstlenerek risk alıyorum. Öğrenildiğinde bana ne olur sanıyorsun? Vesper sırtımı sıvazlamayacak. Ben de sana beni ifşa etmeyeceğin konusunda güvenmek zorundayım. Diğerleri gibi gözlerini bağlamadan buraya kadar gelmeni sağlamışsam bu sana güvendiğimi gösterir.”
Kilian ona hak verdi. Kız hayatını tehlikeye atıyordu. Bu risk için para dahi istememişti. O zaman neden böylesine tehlikeli bir işin içindeydi? Özellikle Vesper’in, öğrendiğinde ona en akıl almaz işkenceleri yapacağını bilirken.
“Neden hayatını tehlikeye atıyorsun? Sonunda vaat edilen bir servet de yok.”
Sonia narin omzunu silkip “Seni ilgilendirmez!”diyerek evin mutfağına doğru yürüdü.
Kız gizemli kalmaya kararlıydı. Kilian onu zorlamak konusunda içinden gelen baskıya direnip peşinden yürüdü. Sonia mutfağı geçip kiler olduğunu düşündüğü bir yere girdiğinde hala onun ne yapmaya çalıştığını bilmiyordu.
Genç kız kilere açılan bir başka kapıya yürümüş, onu bir başka kapı izlemiş, son olara kapısı olmayan bir mahzene girdiklerinde durmuştu. Omzunun üstünden genç adama bakarak “Şu dolabı it!”dedi.
Kilian ağır dolaba doğru yürürken soru sormamak için dişlerini bir birine kenetledi.
Ağır dolap genç adamın gücüyle kolayca yana kaydı. Arkasından çıkan bir adam geçecek kadar olan deliğe kaşlarını kaldırarak baktı.
Sonia onun incelemesini beklemeden bu delikten içeriye girdi. Kilian da onu takip etti.
Girdikleri dehliz kızın duvarda asılı meşaleyi alıp yakmasıyla aydınladı. Kilian’da bir meşale alıp yaktı.
Birlikte yürümeye başladılar. Dar dehliz yer altına giden daha geniş tünellere kavuşmuş, kayalar oyularak elde edilmiş merdivenler yerin altından sonsuza kadar uzanacakmış gibi görünen dehlizlere açılmıştı.
Kilian bir zamanlar bu şehrin veliaht prensi olmasına rağmen kalenin altından bütün şehri yutabilecek böyle tünellerin olduğundan bihaberdi.
Kral Arthur’un efsanevi şatosu gibi yeraltında yüzlerce dehliz vardı. Ayrıca şehrin pis suları da bu oyulmuş taşlardan sızıyor nefes alması imkânsız bir kokuyla ciğerlerine doluyordu.
Ne kadar zamandır yürüyorlardı? Bir saat mi?
Sonunda yüzüne çarpan temiz havayı hissettiğinde derin bir nefes aldı. Yerdeki göletlenmiş pis sulara bastıkça ayak sesleri şapırtılı bir hal alıyor ve duvarlarda yankılanıyordu. Sonia birden durunca Kilian da durdu ve meşalesini kaldırıp nereye geldiklerine baktı. Tünelin ağzı kalın demir parmaklıklarla kapatılmıştı.
“Bu demirleri benim kaldırmamı beklemiyorsun umarım.”diyerek küçümseme dolu bir sesle konuştu.
Genç kız cevap vermeden elindeki meşaleyi ona uzattı. Sonra cebinden çıkardığı uzun ve yıpranmış bir anahtarla demir parmaklıklara yürüdü.
Demirci kızın pratik çözümleri.
Genç kız birkaç denemden sonra kilidi açıp parmaklığı itti. Anahtarı yeniden cebine koyup dışarıya çıkarken “Meşaleyi ver!”dedi.
Tünelin ağzında durarak elindeki meşaleyi sağa sola salladı. Genç adamın meraklı bakışları geldikleri yeri inceliyordu.. Çağlayan su sesi nerede olduklarıyla ilgili bir ipucu veriyordu. Nehrin kıyısındaydılar.
Sonia elindeki meşaleyi söndürüp genç adamın da aynısını yapmasını bekleyerek baktı. Kilian elindeki meşaleyi söndürüp içeriye attı.
Birkaç adım attıkları halde hala tünelin içindeydiler. Aniden yan tarafından gelen çan sesiyle irkilen Kilian istem dışı kızı da kendisiyle birlikte çekerek duvara yasladı.
“Merak edece bir şey yok. Bizi gördüklerine dair işaret veriyorlar.”
Duvara takılmış minik çana bakan Kilian “Nasıl?”diye şaşkınlıkla sordu.
“Çana bir ip bağlı. Ucu karşıdaki adamlarımızda. Tünelin içinden salladığım meşaleyi onlar görebilir ama nöbetçiler göremez. Onların cevap olarak bize meşale sallamaları mümkün değil. Yakalanmaları en aza indirmek için nehrin altından bir ipi buraya geçirmeyi başardık.”
“Çok zekice.”diye mırıldandı Kilian.
Sonia cevap vermeden yürüdü ve dikkat çekmemek amacıyla çalılıklarla kapatılmış tünelin ağzını araladı.
Kilian küçük tekneyi, zincir dolanmış makarayı gizleyen çalılıklara bakarken onların bu işi uzun zamandır yaptığını anladı.
Sonia eliyle küçük kayığı göstererek “Kayığın bir ucu buradan diğer ucu karşıdan zincirle bağlı. Ben zinciri gevşetirken onlar çekecek.”dedi.
“Akarsuya direnç gösteremez.”
“Nehrin bu kısmında akıntıyı yavaşlatmak için büyük kayaları yuvarlayıp durgun hale getirdik. Biraz ileride küçük bir şelaleye dönüştüğü için kayalarla oynadığımızı fark etmediler. Kayığa bin ve uzan. Sakın kalkmaya çalışma. Dengesini bozduğun anda kayık ters döner. Yapabilecek misin?” Açıklamanın sonundaki soru alaycı gelmişti Kilian’a.
Kendi kendine homurdanarak kayığa yürüdü. Bir adımını atıp omzunun üzerinden kıza baktı. “Teşekkür ederim.”dedi kısaca.
Bundan sonrası Sonia ve karşıdaki adamlara bağlıydı.
